Aşkın olmaz halleri

İncir reçeli filmini izleyenler filmle birlikte kağıt mendilleri nasıl tükettiklerini hatırlarlar. Halil Sezai, 2011 yılında çekilen İncir Reçeli filminde ‘İsyan’ adlı şarkısıyla gündeme gelmiş ve şarkı dilden dile okunmuştu. Başrollerini  Halil Sezai Paracıkoğlu ve Melike Güner’in paylaştığı İncir reçeli filminde metropolde yaşanan kısa bir aşk hikayesi anlatılıyordu.

Metin 30’lu yaşlarında hayatını TV’lere skeç yazarak kazanan bir adamdır. Yazdığı senaryoları reddedilen bir gün gittiği barda, hayatını tümüyle değiştiren Duygu’yla tanışır. Duygu ve Metin bir masala başlarlar ama sonu başından belli bir masaldır bu… Duygu ölümcül bir hastalığın pençesindedir ve aşık olduğunu anladığında Metin’den kaçar, Metin aşkının öylece çekip gittiği düşününce kahrolur ve onu aramaya başlar. İşte isyan şarkısı tam da Metin’in Duygu’nun neden kaçtığını anladığı anda patlar ve seyirci isyan şarkısı ile aşka isyan eder. Biraz Issız adam filmine benzeyen sahneler, romantizm ve aşkla süslenen film seyirci tarafından tam not alır.

İncir reçeli 2 filmi birincinin devamı niteliğinde çekildiğinde bir sahnede geçen travestiyi kimin oynadığını kimse anlamadı. Yönetmenin açıklaması ile ortaya çıkan gerçek herkesi şaşkına uğrattı.

İncir Reçeli 2” filmini hem kaleme alan hem de yönetmen sandalyesinde oturan Aytaç  Ağırlar’ın karakol sahnesinde kamera önüne geçtiği ve travesti rolünde oynadığı ortaya çıktı. Ağırlar, “Film içinde bir sürpriz olsun dedim. Öyle bir makyaj yapıldı ki, yakın arkadaşlarım bile beni tanımadı” diye belirtti. İncir reçeli 2’nin konusu şöyle gelişmektedir;

Metin, Duyguyu kaybettikten sonra girdiği bunalımdan hala çıkamamıştır. Hayalindeki senaryonun filmi çekilmiştir ama mutsuzdur. Bir barda sahne almaya başlamış ve neredeyse her akşam zil zurna sarhoş olmaktadır. Bu uzun yas döneminde sahne aldığı bara, barmaid olarak başlayan Gizem ile tanışır. Gizem aslında bir dövmecidir. Ama ev alabilmek için geceleri ek iş de yapmaktadır. Bir akşam bar çıkışında Metin istemeden de olsa bir kavgaya karışır. Kavgayı gören Gizem, onu dövenlerin kafasında şişe kırarak Metin’i kurtarır. Çift ilk kez orada birbirlerine bir şeyler hissederler. Yine umutsuz bir aşk dedirtecek film vizyona girdi ve seyirci ile buluştu. Ağlamak isteyenler kaçırmasın.

 

Eğitim de yapılan hatalar

İnsanlar doğduğu anda eğitilmeye başlarlar. İlk eğitimimizi ailemizden özellikle anne ve babamızdan alırız. Ailede başlayan eğitim okula gitme yaşımızın gelmesiyle eğitim kurumlarında devam eder.

Eğitim insanları bilgilendirirken kurallara uymaya da zorunlu hale getiriyor. Örneğin okullarda eğitimli insan olmak yerine kurallara uyan insan olmak daha önemli gibi hareket ediliyor.

Eğitim sisteminde yapılan yanlış davranışlar insanları sorgulamaktan uzaklaştırıp, kuralcı, her söyleneni harfiyen yapan kişiler yetişmesine neden oluyor.

Yıllar önce o zamanlar çok popüler bir haftalık dergi olan Nokta İstanbul’da ilginç bir deney yapmıştı. Bir tiyatro sanatçısı olan Ezel Akay eline bir megafon alarak koyu renk elbiseler ve siyah pardesüler giyen ekibiyle birlikte önce güvercinleriyle ünlü Yenicamii’nin arkasındaki parka giderler. Parkta oturan gezen etrafı seyreden bir sürü insan vardı. Akay elindeki megafonla kalabalığa doğru sert bir emir verir: “Herkes ayağa kalksın!” Emri duyan Akay’ı ve ekibini gören istisnasız herkes derhal ayağa kalkar.

Sonra Eminönü İskelesi’ne geçerler. Akay yine sert bir emirle: “Herkes yere çöksün!” diye bağırır. Gemiden inenler bilet kuyruğunda bekleyenler simitçiler işportacılar emri duyan herkes yere çöker.

Sonra Mecidiyeköy’deki stadyumun önüne giderler. Megafondan: “Herkes ellirini kaldırıp duvara yaslansın!” emri duyuldu. Stadyuma girmek için kuyrukta bekleyen futbol seyircileri kokoreççiler bayrakçılar derhal emre uyarlar.

Daha sonra da ekip bir fabrikanın önüne giderler. Mesai saati başlamak üzeredir. Fabrikanın girişine bir masa koyarlar ve masanın üzerinde düzmece bir evrak yerleştirerek işçilere emiri verirler: “Herkes içeriye girerken bu kâğıtlara parmak basacak!” Giren basar giren basar. Kimsenin aklına “siz kimsiniz hemşehrim? Neden bu kâğıtlara parmak basıyoruz?” diye sormak gelmez.

Oysa eğitim bir insanı her yönüyle bilinçlendirilmesi demektir. Yeterli eğitimi almış kişiler dolandırıcıların tuzağına düşmez, yanlış yollara sapmaz ve en önemlisi bilinen gerçeklerden hareket ederek bilinmeyeni ortaya çıkarmaya çalışır.

Eğitim sisteminin doğumla başladığına başta değinmiştik iyi bir aile eğitimi alan gençler etraflarında olup bitenleri sorgulayarak gerçeğe ulaşırken, icat çıkartma otur oturduğun yerde, sana mı kaldı tarzında yetişen gençler etliye sütlüye karışmamak adına robotlaşarak doğru bilinen yanlışlarla hayatlarını devam ettirirler.

Günümüz toplumlarında herkesin yaptığı doğru, bir kısım insanların yaptığı ise yanlış olarak nitelendirilir. Örneğin toplumda bizimle  birlikte yaşayan trans bireylere toplum olarak tepki gösterirken bunu nedenini bilmeyiz. Sadece genel bir anlayıştan yola çıkarız. Bize travestiliğin, çift cinsiyetliğin yanlış olduğu öğretilmiştir fakat neden insanların bu yolu seçtiği öğretilmemiştir.

Travesti bireyleri toplumda ikinci sınıf vatandaş olarak kabul etmemizin nedenini bilmeden dışlarız onları oysa sorgulayan toplumlar, trans bireyler hakkında bilgi sahibi olduklarında bu olayın doğuştan geldiğini, değiştirilemeyeceğini görürler ve onları suçlamaktan vazgeçip durumlarını anlamaya çalışırlar.

Bize ,söylenen her şeyi yapmak değil, sorgulayıp mantıklı olanı yapmak düşmektedir.Eğitim de yapılan yanlışlar insanın kendi kendini yetiştirmesiyle  değişebilir.  Neden sorusunu kendimize ve karşımızdakini sormayı unutmayalım.

 

 

Özür dilemek

Ağızdan çıkan hatalı bir cümlenin sonunda karşımızdakine zarar vermişsek,özür dilemeyi de bilmeliyiz. Oysa pek çok insan özür dilemenin kendinden bir şeyler koparacağını düşünerek bundan kaçarlar.

Özür dilemek kişinin kendi hatasıyla yüzleşebilmesidir. Özür “ben bu yanlışı niye yaptım”ın açıklamaya çalışılmasıdır. Bazı durumlarda özür dilemek sanıldığı kadar kolay olmaz. Öyle güçtür ki o iki kelimenin ağızdan çıkması, bunu söylememek için bilinçli ya da bilinçdışı türlü düzenekler geliştiririz. Özür dilemek için, özür dilemeye hazırlık sürecini tamamlamak gerekir. Yaşanan olayın çok yönlü düşünülmesi, olayı yeniden yaşantılayarak, bilişlerimizin yeniden yapılandırılması gerekir. Empati süreçlerini harekete geçirerek, sosyal değerlerle uyumlu hale getirebiliriz.

Yüzleşme süreci başlarken, içimizi huzursuzluk hissi kaplar, “ben yanlış yaptım”,”hata yaptım” düşüncesini kabul etmek zordur. Yaşanan olayı yeniden değerlendirdiğimizde , öfkemiz yatıştığında, artık eskisi gibi düşünmediğimizi, haklı olmadığımızı, yanlış davrandığımızı kabulleniriz. Zamanla bu yüzleşme süreci tamamlanır ve özür dileme gerçekleşir. Bazen ise yüzleşme süreci tam olarak tamamlanamaz. Yaşanan çevre ya da bilişler bu sürecin gerçekleşmesine izin vermez. Bazı çevrelerde özür dilemek bir zayıflık belirtisi olarak kabul edilebilir. Kişinin bulunduğu konum da özür dileme sürecini ve şeklini belirler. Kişiler statü olarak birbirine eşdeğer konumdaysa, özür dilemek daha kolay olabilir. Ancak bir patron, bir lider, bir başkan astından özür dilemek durumunda kaldığında otoritesinin ya da saygınlığının azalacağını düşündüğünden bu süreci geciktirir ya da gerçekleştirmez.

Özür dilemenin önündeki duygu kibirdir. İnsanlar kibirlerine yenik düşünce özür dilemek imkansız hale gelir. Özür dilemek bazen, bir çift tatlı söz, içten bir göz göze geliş, tatlı bir gülümseyiş, yalvaran gözlerle bakış, pişmanlığı vurgulayan bir ses tonu, bazen sıcak bir dokunuş, bazen sımsıkı bir sarılış, bazen diz çöküş, bazen bir öpücük her ne şekilde olursa olsun…Yeter ki karşı taraf, yapılan hatanın kabullenildiğine inansın.Özür dilemek, iki kişi arasında oluşmuş buzdan kaleleri eritir, gönüller arasında köprüler kurulmasına yardımcı olur.

Örneğin karşımızdaki insanları tanımadan arkalarından atıp tuttuğumuz, küçük gördüğümüz haklarını yediğimiz birçok insanla karşı karşıya gelmeden de helalleşip, özrümüzü dileyebiliriz. Bu dünyada haklarını yediğimiz kötü yakıştırmalarla andığımız toplumdan dışlamaya çalıştığımız trans bireylerden, travestilerden, homoseksüellerden özür dilemek ve bu dünyadan göçmeden kul hakkından kurtulmak için özrünüzü geç olmadan dileyin. Ağırlıklarından kurtulan insanın vicdanının ne kadar rahatladığını göreceksiniz. Yazdığım yazılar nedeniyle alınan, kırılan her kim varsa ben özrümü diliyorum. Afedersiniz.

Kadınlar ne söyler erkekler ne anlar

Kadınların dilinden bir türlü anlamayan erkekler için kadın anlaşılması zor olan özelliğini koruyor.

Oysa bir kadının söylediği sözler kalbinden geçenleri direkt olarak anlatmasa da hal ve hareketleri kadını  ele verir. Bir kadının erkeğinden beklentisi öyle çok anlaşılmaz zor şeyler değildir. Kadın her zaman kendini her koşulda koruyacak bir liman arar. Başı her sıkıştığında kollarında rahatlayabileceği erkeği bulan kadınların diğer kadınlara göre daha mutlu olduğu her halinden belli olur.

Erkek gibi erkek olan fakat kadınına süt dökmüş aslan gibi davranan erkekler ile maçolukta sınır tanımayan kadınını anlamamakta direnen erkeler arasında  dağlar kadar fark vardır.

Sanıldığının aksine kadın cebi dolu , para hesabı yapmayan erkek değil onun özgürlüklerini kısıtlamadan her an yanında hissi veren, gönlü zengin erkek arar. Öyleyse zengin erkekler neden hep çıtırları kapıyor diyeceksiniz. Çünkü bazı kadınların zengin sevdiği, bazı kadınların güce taptığı doğrudur fakat bu ilişkiler her zaman kısa sürmeye mahkumdur. Kadın dilinden anlamayan erkeğin cebi bir yere kadar idare eder.

Kadın bir erkeğe aramızda yaş farkı olmasaydı seni severdim dediğimde erkek bunu nasıl anlar? Bir kısım erkek ah daha genç olsaydım derken, bir kısmı da  babası yaşındaki kıza sarktığı için pişman olur.

Çıkma teklifinde bulunduğunuz kız size işlerim çok yoğun hiç vaktim yok derken, sizi beğenmediğini üstü kapalı bir şekilde kalp kırmadan söylemeye çalışıyor demektir. Çünkü kadının sevdiği erkeğe ayıracak vakti her zaman vardır.

Aynı şekilde erkeklerin de karşısındaki kırmamak için kıvırdığı cümleler vardır;

erkek ne söyler: “seni üzmek istemiyorum!”

anlamamız gereken, seni asla üzmek istemesem de üzeceğim ve bunun sorumluluğunu da almayacağım. seni ve ilişkimizi nasıl etkileyeceğini düşünmeden hareket ediyorum çünkü sadece kendimi düşünüyorum. sonuçlarının ne olacağını umursamadan şu an ne elde edebilirim ona bakıyorum. seni neyin üzdüğünü, neyin sana acı verdiğini anlamıyorum o yüzden bu davranışlarıma devam edeceğim.

Peki biz ne anlarız, beni üzmek istemiyor çünkü beni önemsiyor. beni üzse de bunu istemeden yapacağı için onu affedeceğim.

Erkeklerin marstan kadınların venüsten geldiği dünyamızda yüzyıllardır bir türlü aynı noktada birleşip anlaşamayan kadın ve erkek konusu daha çok su götürür. Kadınların en iyi anlaştığı canlılar kedilerden sonra yine kadınlardır. Hatta trans kadınların yani travestilerin kadınlık algıları daha fazla geliştiğinden bir kadını en iyi anlayan kişilerin onlar olduğunu söyleyebiliriz.

Öylesine düz mantığa sahiptir ki bizim erkeklerimiz öylesine kolaydırlar ki kadınların onlara pabucu ters giydirmeleri bu sebepten de gayet normaldir. Erkekler olanı söyler kadınlar ise olmuş olan, o an olanı ve ne olacağını anlar. Kadınların anlama yeteneğinin erkeklerden daha gelişmiş olmasını ise sadece yaradılış diye tanımlarız. Kısacası kadının sezgileriyle yarışamayan erkekler her zaman kadınların bir adım gerisinde kalmak zorundadır.

Fashion Week

İlkbahar-Yaz moda haftası çeşitli defilelerle başladı. Bu yıl defileye Türk mankenler damga vurdu.

Bu sefer ki damga mankenlerin güzelliği değil yabancı mankenler ile aralarında yaşanan gerginlik oldu. Moda tasarımcılarının yerli mankenler yerine yabancı mankenleri seçmesi sonucu moda haftasında gerginlik ve kriz yaşandı.

Dünyada moda haftasının tarihini merak edenler için bu yazıyı kaleme almak istedim. Buyrun okuyun;

Tarihteki ilk moda haftasının, 1943 yılında New York’ta yapıldığını biliyor muydunuz? Fransa’nın moda üzerindeki hakimiyetine son vermek ve bu etkiyi azaltmak için yapılan New York Moda Haftası, 2. Dünya Savaşı dönemine rastlıyor. Londra Moda Haftası ise 25’inci yılını kutluyor. Bir moda endüstrisi etkinliği olarak dünya gündeminde kendine sağlam bir yer edinen moda haftaları, adından anlaşıldığı üzere yaklaşık bir hafta sürüyor. Moda evleri, tasarımcılar ve markaların ev sahipliğinde gerçekleşen defilelerin asıl amacı, satın almayı gerçekleştirecek olan firma veya kişilere bir sonraki sezonun koleksiyonlarını ve trendleri sergilemek. Ama en önemlisi moda endüstrisinin ‘in’ ve ‘out’larını belirliyor olması. Dünyanın en önemli moda haftaları, sırasıyla New York, Londra, Milano ve Paris’te gerçekleşiyor. Ocak ve mart ayları arasında sonbahar – kış koleksiyonlarının sergilendiği moda haftaları, eylül ve kasım ayları arasında ise ilkbahar – yaz koleksiyonlarına ev sahipliği yapıyor. Moda dünyasının bu dört önemli başkenti, tüm dünyanın dikkatle ve büyük merakla takip ettiği moda haftaları boyunca moda severlerin radarında oluyor. Defilelerde firmalar koleksiyonlarına ekleyecekleri parçaları dikkatle seçerken, moda tutkunları ise son trendlerin heyecanı içinde defilelere akın ediyor ya da soluğu internetin başında alıyor.

Uzun boylu oluşları ve ince fizikleriyle travesti kadınların mankenlikte yükselişi sürerken Bazı mankenler aslında trans bireyler olduklarını açıklıyor.

Dünyada en önemli markaların dahi kullandığı trans mankenlerin Türkiye’de ilk defilesi ise 21 Kasım 2014 tarihinde Şişli Kent Kültür Merkezi’nde düzenlenecek,  defilede 45 trans kadın manken görev alacak ve Trans Kraliçesi Yankı Bayramoğlu baş manken olarak podyuma çıkacak.

Trans kadınların kendi tasarladıkları kıyafetlerle podyuma çıkacağı defilenin geliri trans misafirhanesine gidecek. Defileye Ankara Pembe Hayat LGBTİ, İstanbul LGBTİ, İstanbul Hevi LGBTİ, Antalya Pembe Caretta LGBTİ, Mersin 7 Renk LGBTİ, İzmir Siyah Pembe Üçgen LGBTİ ve Radio Gabile defileyi destekleyen kurumlar arasında yer aldı.

 

Yeryüzünde cennet

İnsanoğlu bir yaradanın olduğu gerçeğini kabul ettiği günden beri cennet ve cehennem inancına da sahip olmuştur.
Bu dünyada yapılan iyilik ve kötülüklerin toplamının bizi hangi yöne sevk edeceğini bilerek cennet hayali kurarız. oysa bu dünyada cenneti bulanlar zaten öbür dünya da yerlerini hazırlamaktadırlar. İnsanın insanı sevmesi, güzel ahlaklı olması, bilerek ve isteyerek hiç bir canlıya zarar vermemesi gibi üstün özellikler hayatımızı mutluluk ve huzur içinde geçirmemizin ilk kuralıdır.
Aile içinde huzuru yakalamış, başkalarının malına göz dikmeyen, aza kanaat etmeyi bilen insanlara cenneti sorduğunuzda benim cennetim evimin kapısının önünde cevabını verirler.
Gerçektende yaradanın insanlara bahşettiği güzel huylar sayesinde bu dünyada cenneti yaşamak mümkündür. Bir insanın başka bir insanı sevmesi onunla mutlu bir hayat kurması ve mutluluğun çocuk ile taçlandırılmasından daha güzel ne olabilir? Hele bir de sağlığımız yerinde ise bizden daha mutlu kimse olamaz.
Cennet anaların ayakları altındadır diyen hadis_ i şerif annelerimize sayğı duymamızı gerektirir. Çünkü anneler daha rahimlerine düştüğümüz ilk andan itibaren bizler için pek çok fedakarlık yaparlar. Bu dünyada hiç bir insanın diğerine yapamayacağı kadar güzelliği sadece bizim için yapan annelerimizin kucağı bu dünyada ki cennetimizdir.
Cebinde parası olmadığı için dünyanın güzel yerlerini gezemeyen bir kişi cennet bu dünyada ama ben göremiyorum diye düşünebilir oysa yağmur sonrası sokağa çıkıp, sadece havadaki kokuyu alsa, etraftaki ağaçlara, çiçeklere, böceklere baksa cennet için o kadar uzaklara gitmesi gerekmediğini anlayacak, maalesef doyumsuz insanlar etraflarındaki güzellikleri farketmek yerine eksikliklerle dövünmeyi marifet sayarlar.
Neden daha güzel değilim, neden çok param yok, neden sevilmiyorum diye sürekli negatif düşüncelere sahip olan kişilerin bu dünyada cenneti görmek için gözleri kapalıdır. Kalplerini mühürleyen bu körlük ne olursa olsun onları öbür dünyada da cennetten uzaklaştıracaktır.
Dünyaya geliş amacımızın daha zengin olmak değil, yaradanın farkına varmak olması gerektiğini anlayan birbirini seven insanlar, bu dünyada kimseyi hor görmeden yaşamanın kardeşlik duygusunun önemini vurgulamaktadırlar.
İçimizde yaradılış gereği bize benzemeyen farklılıklar elbette vardır var olmaya da devam edecektir. Bazılarımız eşcinsel, travesti ,bazılarımız engelli, bazılarımız ise akıldan yoksun bir şekilde dünyaya gelsekte özünde her kesin eşit olduğu gerçeği unutulmamalıdır.
Altlarından ırmaklar akan, sonsuz mutluluk vaad eden cennet insan gibi insan olduğumuz sürece her zaman adımımızı attığımız yerde olacaktır.

 

Trans Bireyler Devletten destek bekliyor

Cinsel kimlikleri yüzünden ülkemizde iş bulamayan çalıştıkları iş yerlerinden atılan travestiler devletten destek bekliyorlar.

Hayata başladıkları andan itibaren dışlanma, horlanma, yok sayılmaya mahkum edilen travesti ve eşcinseller yaşamak için fuhuş yapmaya zorlanıyorlar. Oysa sadece ekmek parası için bu işi yapmak zorunda bırakılan pek çok travesti bunun kendi tercihleri olmadığından yakınıyorlar.  Daha fazla para ya da zevk için bu işin yapılamayacağını belirten travestiler eğer bizlere devlet maaş bağlarsa bu işden vazgeçecek çok kişi var dediler.

Devletin daha önce AİDS hastası olan bir travestiye seks yapmaması maaş bağladığını ve hastalığının tedavisi için her türlü yardımı yaptığını belirten travesti arkadaşları bizler de bu imkandan yararlanmalıyız diyorlar.

Bir çok travestinin üniversite mezunu ve yabancı dil konusunda iyi olmasına rağmen iş bulamaması yapılan ayrımcılıklar canlarına tak ettirdi. Bursalı travesti  Esra’ya gösterilen devlet ilgisinden çok memnun olduklarını söylerken, devlet fakir ailelere sosyal yardımlar yapıyor fakat bizler de karnımızı doyuramadığımız halde yardım yapılmıyor derken gözlerinden yaşlar akan trans bireyler tek istediklerinin iş, ekmek,  özgürlük olduğunu vurgulamak için yürüyüş düzenlediler.

Sokak ortasında şiddete uğrayan, en yakınları tarafından taciz edilen ve kurşunlara hedef olan travestiler parası olan ünlü zenginleri herkesin kabullendiğinden kendilerini kabul etmediklerinden şikayet ediyorlar.

Bülent Ersoy’un rahmetli Zeki Müren’in el üstünde tutulması toplumda karşılık görmesi çok güzel bir olaydır ama sırf biz ünlü değiliz onlar gibi paramız yok diye dışlanmamız doğru değil diyerek feryat ederek seslerini duyurmaya çalışıyorlar.

Türkiye’de pek çok dernek LGBT’’lilerin sorunlarının bir an önce çözülmesi için çabalıyor. Bu derneklere destek vermek bir insanlık görevidir.

Kadın olmak

Dünyaya bir kız çocuğu olarak gelmek bizim verdiğimiz bir karar değildir. Doğduktan  sonra nerede ve nasıl büyüyeceğimize de biz değil kader karar verir.

Zengin bir aile ya da mutlu bir aile, ya her şeyden yoksun bir hayat ya da varlık içinde büyümek her zaman bizim dışımızda gelişen olaylardır. Ancak kendi kararlarımızı verme yaşımıza geldiğimizde ipler bizim elime geçer.

Dediğim gibi kendimizin karar vermediği bir hayatı yaşamak zorundayız. Hele bir de  kadın olarak sorumluluklar almaya başladığımızda hayat daha da zorlaşır. Erkeklerin aksine kadınlar ince düşünce sahibi narin canlılardır. Sokakta bulduğu bir kediye bile sahip çıkan kadınlar, bir çocuk sahibi olmak için bedenindeki değişime ve acıya razı olurlar. Dünyada hiçbir erkek bir kadının doğum öncesi ve sonrası çektiği bir acıyla savaşamaz.

Kadın olmak demek hayatındaki herkesin sorumluluğunu almak demektir aynı zamanda, çocuğunun bütün bakımını üstlenirsin, evin bütün işi sırtındadır evde herkesten önce yataktan kalkıp kahvaltı hazırlamak, çalışıyor olsan bile herkesi elinle evden uğurlamak zorundasındır hatta kaybolan çorapların yerini de sen bilmelisin. Temiz bir ev halkı, karnı tok bir ev halkı ütülü gömlekler temizlenmiş odalar ve üstünde sıcak yemek kokan bir ocaktan sen sorumlusundur.

Bazen yaptıkların için bir teşekkür bile almazsın yine de aynı şeyleri bıkmadan usanmadan yapıp, süper kahraman gibi çalışırsın.

Hayatı planlamadan yaşadığın bir an bile yoktur, sabah şu saatte kalk, akşam şunu yapmadan uyuma, herkesi memnun et, kısacası saçını süpürge etmek deyimi kadınlar için kullanılan tam da yerinde söylenmiş bir deyimdir.

Yaptığın bunca şeyden sonra aldığın ödül ise çocuklarının gözündeki sevgidir. Ah bu ev halkı sen olmasan ne yapardı?

Kadınların bu kadar önemli olduğu bir dünyada şiddete ve aşağılanmaya en çok maruz kalan, kıskançlık yüzünden sokak orasında dövülen, vurulan, tekmelenen, aşağılanan ve ana avrat küfür edilen de kadınlar değil mi? Analarımıza verdiğimiz kıymeti eşlerimize vermeyiz çoğu zaman, kız kardeşimize yapılmasını istemediğimiz her şeyi başkalarının kızlarına yapmaktan geri de durmayız.

Kız çocuklarımızı dizlerimizde severken, evlendikten sonra sahip çıkmayız.  Sırf bu dünyaya  kadın hormonları ile geldiği için travesti olmayı seçmiş kadınlarımıza yaptıklarımız ise affedilir cinsten değil, çalıştığı işi alırız elinden, oturduğu evi boşalttırırız,  sokakta özgürce gezmesine bile tahammül edemeyiz.

Sanki travestiler bu dünyadan değilmiş gibi bakarız onlara oysa herkes bilir aynı atadan geldiğini, tıpkı kadınlarımız gibi göz ardı ederiz onları da dünyaya nasıl  ve nerede geldiğimizin ne önemi var nerde olursak olalım dünyayı herkes için yaşanabilir kılmak bizim elimizdedir.

 

Hayat bazen tatlıdır

Uzun otobüs yolculuklarından oldum olası haz etmem.  Uzayan yollar hiç bitmeyecek gibi görünen asfalt beni bunalttığında sığındığım tek şey mp3’ üm olur. Hele güzel bir arşivim varsa yolun büyük bir bölümünü atlattım sayarım.

Karışık şarkılardan oluşan albümün ilk şarkısı Aşık Veysel’den uzun ince bir yoldayım ile başlar,sanat müziğinin ölümsüz eserlerinden devam ederken ben hülyalara dalar geçmişimi, bugünümü düşünürüm. Yaşadığım yıllar boyunca yaptığım hatalar, güzel anlarım, çelişkilerim,kararlarım film şeridi gibi önümden geçer. Bazen dinlediğim şarkıda kaybolur, bazen şarkıyla kendime gelirim.

Hayat bazen tatlıdır, sevenler kanatlıdır parçası başladığında kendi kendime sen hayatının en tatlı kısmı neresiydi diye sordum. Pek çok insan gibi çocukluk yıllarımda yaşadıklarımın ağzıma şeker tadı bıraktığını anımsadım.

Çocukluk insanın sorumluluk almadan çoğunlukla sonunu düşünmeden yaptığı eylemlerle doludur. Onu bu kadar tatlı kılan da bu olsa gerek. Başınız her sıkıştığında evinizin sıcak atmosferinde sorunlarınızı unutur gideriz. Anne baba şefkati bir de kardeşleriniz varsa onlarla geçirilen hoş zamanlar size küçük sıkıntılarınızı unutturur. Zaten bir çocuğun en büyük sıkıntısı ne olabilir ki, arkadaşıyla paylaşamadığı bir oyuncak ya da karar veremedikleri için oynamadıkları bir oyun.

Çocukluk yılarını ailesiyle geçirmiş biri için en tatlı anlar dediğimiz bu yıllar ailesini kaybetmiş yetiştirme yurtlarında soğuk odalarda büyümüş kimsesiz bir çocuk için acı hatıralar olarak hatırlansa da  onlara uzatılan devletin sıcak eli önlerine sunulan fırsatlarla özellikle sivil toplum kuruluşlarının çabası sayesinde kimsesizliklerini terk edilmişliklerini, dünyanın kötü yanlarını unutmalarını sağlayacak bambaşka bir dünyanın kapısını açar.

Yetiştirme yurdunda büyüyen bir genç kız yaşadığı sorunları anlatırken göz yaşlarını tutamıyordu. 18 yaşına geldiğinde ayrılmak zorunda kaldığı bu yurtlara ne olur beni geri alın çağrısı yaparken, devlete duyduğu minneti dile getiriyor. Gerçek hayatın acımasız yüzüyle tanıştığında yıkıldığını anlatıyordu.

Bu sorun ailesi ile birlikte yaşayan fakat belli bir yaştan sonra evinden ayrı kalan tüm gençlerimiz için sorun teşkil etmektedir. Cinsel istismar maalesef hemen hemen herkesin hayatının bir döneminde karşılaştığı ve utançla hatırlayacağı bir dönemdir. Kadınların bir işyerinde çalışırken patronları ve erkek çalışanlar tarafından tacize uğraması günümüzde normal kabul edilmektedir. Erkeklerin de bazen tacize uğradığı iddiasını gazete manşetlerinde okumuşsunuzdur.

Hiç kimsenin yaşamaması gereken bu durumu eşcinsel, travesti, çift cinsiyetli olan gençlerimiz sürekli yaşamakta cinsel tacizin boyutları bazen tecavüze kadar uzamaktadır. Toplum tarafından 2. Sınıf insan muamelesi gören sorunları göz ardı edilen bu kardeşlerimiz de tıpkı kimsesiz çocuklar gibi yaşadıklarını içlerine atmakta kimseden yardım alamamaktadır.

Hayatın tatlı yönlerini sorduğunuzda cevap veremeyen bu kardeşlerimizin müzik arşivi arabesk parçalarla doludur. Kendi hayatlarına saygı gösterilmesinden başka bir talepleri olmayan bu kardeşlerimizin işyerinde tacize uğrayan kadın ve erkekler, ensest ilişkiye zorlanan bizim çocuklarımızdan ne farkı var. Onlara yardım etmek hayatlarında hatırlayacakları tatlı anları oluşturmak için el ele verip çalışmalıyız.  Yolculuğumun ikinci bölümünde dinlediğim şarkıda dediği gibi insanlar el ele tutuşsa birlik olsa, hayat bayram olsa….

Saygı Duymak

Bazen ağzımızdan çıkan kelimeleri kulağımız duymaz. Sevdiklerimizin kalbini yok yere kırarız. Bazen de bile isteye karşımızdaki üzecek sözleri bulup söyleriz. Oysa kırılan kalbin tamiri sanıldığı kadar kolay değildir. Birkaç tatlı söz yılanı deliğinden çıkarabilir fakat kırılan kalbi tamir etmeye yetmez. Bu travesti içinde geçerlidir.

Hayatımız boyunca kendimize edindiğimiz dostlarımız gibi düşmanlarımız da vardır. Zayıf yönlerimizi ortaya çıkarmamızı bekleyen düşmanlarımız öyle iyi gizlenirler ki, çoğu zaman onların düşmanımız olduğunu fark etmeyiz.

Lafı gediğine koymak deyimini oldum olası sevmem, patavatsız ve hırpani gelir bana, söz o kadar değerlidir ki nerede, kime ne söylediğimizi her zaman tartmalıyız. Aklımızdan geçirdiğimiz her cümleyi karşımızdakine öylece söyleyiverirsek kırdığımız kalplerin haddi hesabı olmaz. İnsanın en güvenli limanı her zaman ailesidir, ailemizin içindeki fertlere davranışlarımızda ve konuşmalarımızda özen göstermeliyiz. Çocuklarımız kendilerine biz büyüklerini örnek aldıklarından özellikle onların yanında küfür içeren, kırıcı sözleri birbirimize kullanmamalıyız.

Evliliğin temeli sevgi sanılır oysa evliliğin gerçek dayanağı saygıdır. Eskiden yapılan görücü usulü evliliklerde boşanmaların az olmasının nedeni çiftlerin birbirine duydukları saygıdan kaynaklanmaktadır.

Şimdi etrafımızdaki  evliliklerin pek çoğu aşkla inşa edildiği halde ömürleri çok uzun olamıyor. Ailede herkesin görevi bellidir, anne dişi kuş olarak yuvayı hayatta tutan kişidir. Baba ise evin direğidir, Otoriter olmak yerine saygılı olmayı denersek her şeyin yoluna girdiğini görürüz. Çocuklarımıza öğretmemiz gereken en önemli kavram da karşısındaki kişi düşmanı bile olsa saygılı davranması gerektiğidir.

En küçük toplum birimi olarak kabul edilen ailede öğrenilen davranış biçimleri yaşamımızı şekillendirip, nasıl bir insan olacağımıza karar verir. Toplumlar bu küçük ailelerin birleşmesiyle oluştuğuna göre birbirine saygılı, ölçülü insanlar olmanın temeli ailede atılır.

İnsanları sınıfsal ayrıma tutmak, engelli ile engelsiz insan arasında ayrım yapmak kadar yanlıştır. Birbirimizi sevip saymak için insan olduğumuzu unutmamalıyız.

Beni en çok üzen ise kardeş olduğumuzu unutup yaptığımız hatalardır, Bazılarımız çirkin, bazılarımız güzel yaratılmış olabilir. Bazıları akıllı, bazıları daha az akıllı da olabilir; erkeğin kadından, çocuğun, yaşlıdan, travestinin, lezbiyenden farklı olmadığı bir dünya için tek yapmamız gereken birbirimize saygı duymaktır. Karşımızdakinin kalbini boş yere kırmak, olmadık sözlerle onları incitmek bizi insan olmaktan uzaklaştırır.